Güneşli Bahçe “Güzel ve Çirkin” ~ Birinci Bölüm

Güneşli Bahçe “Güzel ve Çirkin” ~ Birinci Bölüm

Güneşli Bahçe “Güzel ve Çirkin”

1.Bölüm

Onur ile kavga edip çıkmıştım evden. Beni bulacak hatta arayıp soracak gücü yoktu; yaşamak ile ölüm arasında gidip geliyor, ölümle boğuşuyordu. Kendisi dışında hiçbir şey düşünecek durumda değildi son günlerde. Bunalımda diye düşünüyordum, geçecek diye sabrediyordum. Defalarca uyardım, tedavi için ikna etmeye çalıştım. Onur’un tedavi olamayacağına ikna olmam çok uzun sürdü. Ona olan tüm inancımı yitirmiştim.

Onu terk ettiğimde ne yapacağıma karar vermem, her şeyi düşünmem gerekiyordu. Hava henüz aydınlanıyorken çıktım evden ve saatin kaç olduğuna bakmadan saatlerce yürüdüm…

Yüksek duvarlı kaldırımdan yürürken, sağda gördüğüm sarmaşıklı terk edilmiş evin kapısını aralık görünce dayanamadım girdim içeri. Bahçesinden usulca yürümeye başladığımda yeşilden yapılmış doğal koridorun uzadıkça uzadığını fark ettim ve bahçenin en sonuna doğru yürümeye başladım. Demir bir kapı çıktı karşıma; çok yüksek, parmaklıkları çok sık, tozlu, paslı, önü çamur, çukur…

Harabe bir yere açılıyordu kapı. Nasıl açacağımı düşünürken kilitli olmadığını fark edip itmeye çalıştım, olmadı. Ağırdı, çok ağır. Bütün gücümle ittim, bütün enerjimle, bütün vücudumu dayadım kapının ağırlığına iterken, azıcık aralandı. Biraz daha itelersem kendim kadar bir alan açılacaktı, oradan geçip içeri girecektim ve keşif yapacaktım terk edilmiş arka bahçede. Kafamdaki her şeyi unutmam lazımdı, başardım da…

Yürüdüm, daha çok yürüdüm… Ağaçların arasından uzandım ormana. Kuş sesleri doldu kulaklarıma, sonbaharın yaprakları dolandı ayaklarıma, ciğerlerime soluduğum hava değişti, nefes almaktan yoruldum. Alışık değildim bu denli oksijen ile yaşamaya!

Yürüdükçe açıldım, kayboldum, yolumu bulup geri dönebilecek miydim hiç bilmiyordum, geri dönmek de istemiyordum. Yavaşlamaya, yorulmaya başladım. Hava hafiften kararmaya, yalancı sonbahar güneşi yavaştan uzaklaşmaya başladı. Kocaman, upuzun ağaçların arasından sızarken geri çekmeye başladı ışıklarını. Az önce kendimden uzun olan gölgemin yavaşça kendime yaklaşarak yok olduğuna şahit oldum, kayboldum…

Uzun zamandır neler yaptığımı, nerede olduğumu, kiminle yaşadığımı düşündüm. Hiçbir şey gelmedi hatırıma. Aklımı fikrimi yokladım, yok olanları bulmaya çabaladım, olmadı…

Sonrasını hiç hatırlamıyorum.

Gözlerimi açtığımda sol tarafımdaki yeşil, eskimiş, tek kişilik bir koltukta oturuyordu. Sararmış sayfalarının küf kokusu burnuma gelen kitabına öylesine dalmıştı ki, uyandığımı ve onu seyrettiğimi hiç fark etmedi. Uzun uzun seyrettim, yüzünde hiç ifade yoktu. Sanki benim yanımda değil de okuduğu kitabın içinde bir yerlerdeydi. Sayfaları çevirirken çıkan hışırtı dışında tek bir ses bile yoktu odada. Ona seslenmeden ve hiç ses etmeden odayı inceledim uzunca bir süre. Eski, küf kokan, yüksek tavanlı bir evde, geniş yün bir yatakta ve örgüden bir battaniyenin altındaydım. Sağ yanımdaki komodinin üzerinde, üzerine örtü örtülmüş, yarısına kadar su dolu bir sürahi vardı, yanında da çay tabağının içerisine ters çevrilmiş bir bardak. Duvarda asılı yağlıboya bir kadın portresi, kenarında bir erkek çocuk fotoğrafı, resmin üzeri tozlanmış, çerçevesi yıpranmıştı, uzun zamandır orada öylece durduğu belliydi.

Kafamı ona doğru çevirdiğimde bana baktığını gördüm, gözlüklerini burnunun ucuna kadar indirmiş beni seyrediyordu. Aşağı yukarı 40-45 yaşlarında olmalıydı, kulaklarının hizasındaki kapkara parlak saçlarının arasına tek tük aklar yerleşmişti.

“Aç mısın?” diye sordu.

“Evet.” dedim.

Gözlüklerini ve kitabını komodinin üzerine koyup, kitabını okurken olduğu gibi sessizce ayağa kalkıp çıktı odadan. Yerimden kalkmadan doğrulup oturdum yatağın içinde. Uzun süredir bir şey yememiştim, sanki hiç gücüm yoktu, kalakalmıştım olduğum yerde. Üstelik olduğum yerden de, içinde bulunduğum durumdan da hiç rahatsız değildim. Sessizce dönmesini bekledim. Evin sessizliği içimi dinginleştirmiş, dinlenmeme yardımcı olmuştu sanki. Hiçbir şey düşünmüyordum.

Birkaç dakika sonra elinde bir tepsiyle döndü. Bir bardak çay, kızarmış ekmek, peynir ve zeytin vardı tepsinin içinde. Tabakların üzerinde saçlarını savurmuş bir kadın figürü vardı, gülümsüyordu bana, gül desenli çatalla yedim hepsini. Yeni demlenmiş taze çayımı büyük yudumlarla bitirdim. Yeniden kalktı yerinden, çay bardağımı alıp uzaklaştı. O odadan çıkınca daha bir hızlı yemeğe başladım tabaktakileri, döndüğünde hepsini bitirmiştim.

“Doydun mu?” dedi.

“Doydum.” dedim, gülümsedi.

Tepsiyi alıp komodinin üzerine bıraktı. Yatağın ucuna oturdu, yüzüme baktı, bekledi… Konuşmamı, anlatmamı bekliyordu besbelli; ama hiçbir şey sormadı. Ben de hiçbir şey söylemedim.

“Biraz daha dinlen.” deyip çıktı odadan.

Dinlendim. Günlerce, haftalarca, aylarca dinlendim.

Onca vakit sessizce paylaştık aynı havayı, aynı evi. Yanımda bana ait benden başka hiçbir şey yoktu. Bulunduğum odaya kıyafetler koyuyordu, giyiyordum. Kendimi Güzel ve Çirkin masalında hapsedilmiş Prenses gibi hissediyordum; orada hapsolmuştum, hiçbir yere kımıldayamıyordum, gidemiyordum ama ben masalın aksine tüm bunları kendi isteğimle yapıyordum. Konuşursak geçmişime geri döneceğim diye korkuyordum. Bu nedenle derin bir sessizlik içinde geçiriyordum günlerimi, o da benim sessizliğime eşlik ediyordu. Hiçbir şey sormadı, ben de hiçbir şey söylemedim.

~~~

Hakkında Şebnem Kartal İşseven

hayatına Güneş doğmuş şanslı bir kadın

Yoruma kapalı.

Scroll To Top